Yine Avustralya’dan

Tarzını pek beğenmem Augie March’ın; ama “One Crowded Hour” benim için domatesli, sarımsaklı makarna, patates kızartması, annemin yoğurt çorbası. Huzursuz anlarıma huzur, can sıkıntılarıma ferahlık, boğaz ağrıma pastil oluyor beş yıldır; öyle aşinayım her ölçüsüne. Tesadüftür ki ona ilk vuruluşum San Francisco’da olmuştu. Onu, aynı limanın serinliğinde paylaşıyor olmam da güzel tesadüf oldu. Bugün ilk defa gördüm bu klibi. Bilmem sizde aynı etkiyi bırakır mı; ama ilk dinleyişinizde gözlerinizi kapatın, ikincisinde klibi izlersiniz.

Boston Yakası (geçici olarak San Francisco’dan)

.

İlk dinleyişte gözlerimi kapadım. Sözlere hiç dikkat etmeden, sadece müziği duyuyorum. Manzaradan sağa devam edip yokuştan indim. Demir kapıdan geçtim. Yerdeki aralıklı betonlara basarak yürüdüm. Banka oturdum. Psikoloji’nin arkasındayım. Biliyorum solda biraz ilerideki ağaçların arasında kalan bankta öpüşen bir çift var. Köprüye bakıyorum. Hava biraz soğuk, yerde yapraklar var.

İkinci dinleyişim kliple, sözlerle – anlayabildiğim kadar-. Hemen kış geldi odama. Lütfen yağmur yağmasın, yaz bitmedi ama İstanbul kış gibi. Kışta henüz huzur ve ferahlık bulabilecek zamanda değilim, tatil bile yapmadım. Boston, neler oluyor? Bir saniye.. 2:40’taki o bakış.. Ah şimdi oldu, bahar girdi biraz görüntüye.. Şimdi huzur var, şarkı da güzel.. Annenin yoğurt çorbasından bir kaşık aldım, teşekkürler..

İstanbul Yakası (uzunca bir süredir)

Posted in Müzik | Leave a comment

İstanbul, Boston, Seattle ve Avustralya

Uzun süredir iki yaka da sessiz. Sessizliği daha da uzak bir yakadan, Seattle’dan bozayım dedim. İki bin dokuz yılından beri sıkılmadan dinlediğim birini paylaşmak sanırım sessizliği haykırarak bozmak olacak. Üç yıldan sonra başladım sanırım şarkı sözlerini dinlemeye. Fark ettim ki Josh Pyke sadece iyi bir müzisyen değil, ayrıca çok iyi bir ozan. Her dinleyişimde, bana kendimi çevremde akıp giden her şeyin bir parçasıymışım gibi hissettiriyor.  

 

“I’ll just hold you tight and we’ll not let those fuckers in.” diyor ya işte, o ettiği küfürü bile seviyorum.

                                           Boston yakası (geçici olarak Seattle’dan)

Posted in Müzik | Leave a comment

Nisan’ın 21’i

Gözlerimi kapattım. Güneşin hiç girmediği bu ofiste çok da zor değil karanlık. Gözümün önünde Şişli’deki evin en dipteki odası, karlı-elektriksiz Taksim var. Gözümü açtım, bilgisayar ekranı bembeyazmış, kar gibi, ya da bana öyle gelmiş. İstemiyorum ki bilgisayara bakmak. Tekrar kapattım gözlerimi. Beyazlar içinde açık pembe çiçeklerin, inci kolyen, arkanda Boğaz. “Küçük mavi şey dersem o Şirinler demek tamam mı?” diyorsun ve oyunu kazanıyoruz.

21 Nisan 2011 Perşembe. Klişe ama “İyi ki Doğdun” Boston. Bugün, yılın ilk doğum günü. Dilediğinle dilediğin yerde kutlayabilirsin.  İkinci doğum günün benimle ve benim yanımda. Ben ikincisini bekliyorum. Gözlerim? Hala kapalı…

İstanbul Yakası

Posted in Müzik | Leave a comment

Japon Balığı’nın İzinde

Tokyo’da kendimi sokaklara vurup, Pembe Japon Balığı’nın peşine düştüm. Gördüğüm her sokağın başında, her ağacın altında, her nehrin kıyısında izini arıyorum. Oynadığımız saklambacın mimarı ben olsam da saklanan ben değilim. Uzaklara gitmek demek arayan olmak demekmiş, aranan olmak değil; öğrendim.

Japonya hakkında bildiklerim, sevdiğimin anlattıkları ve Murakami romanlarının capcanlı tasvirleriyle sınırlıydı şu güne kadar. Her an doğa üstü bir şey olacak, mesela gökten balık yağacak, sokakta gördüğüm sarman kedi benimle konuşacak, nehirler kocaman canavarlara dönüşecek, denizdeki şirin balıklar karaya çıkıp küçük sevimli kız çocukları olacaklar diye bekliyorum. Belki bir kuyu bulup dibine inecek, buradan gizli bir dünyaya geçeceğim, belki uzun zamandır uykusundan uyandırılamayan bir kızın kardeşiyle, bir kafede kitap okuyacağım ya da intihar eden yakın arkadaşının sevgilisine aşık bir üniversite öğrencisiyle Norwegian Wood mırıldanacağım. Sokaklarını arşınladığım bu şehir bana bu kadar aşina geldiyse sanırım bunun nedeni ya benim hayal gücüm ya üstadın üstün yeteneği ya da ikisinin bir biriyle buluşması. Yine bu yüzden kendimden çok emin vurdum kendimi yollara radyoaktif partiküllerden, artçı şoklarlardan sakınmadan, kararlılıkla aramaya başladım. Aradığımı bulmak zor iş. Samanlık büyük, iğne küçük.

Kaldığım ryokanda (dyokan okunuyor; günümüzün modern hanı da diyebiliriz ryokalara) gözüm daldı öyle orta yere. Aramaya başlamak için biraz garip bir yer; ama yine de her köşeye baktım.

Andon Ryokan

Ne metrodaydı balık ne de çizgi romanın içinde.

Minowa'dan Kitasenju'ya giden metro

Aklımın bir köşesi hep geçmişle meşgul: “Peki ya çekip gitmeseydim?”. Divane gibi kaybettiklerimin peşinde dolaşmak yerine yapmadıklarıma hayıflanmaktı seçeneğim. O yüzden bugün burada, ayak bastığım her sokağın tozunu, misini içime çekerken pişmanlık duymuyorum da büyüyen bir hasretle geride bıraktıklarımın peşine düşüyorum Ishiguro gibi. Hiç sahip olmadıklarımın ardından dolanıp sonunda hayal kırıklığına uğrayabilirim. Sahip olup da kaybettiklerimin ardından dolaşmaksa bambaşka. Elimden kayıp gidenin ne olduğunu iyi biliyorum. Tekrar sahip olunca hayal kırıklığı duymayacağım; biliyorum.

Gözlerimi kocaman açıp bakıyorum her yere, gördüğüm her ayrıntıyı kaydetmek için. Sanki ben gözlerimi kocaman açınca daha çok foton göz bebeğimden beynime akacak. Shinjuku’nun merkezinde durmuş etrafıma bakınıyorum ve karşımda Kinokuniya kitapçısı duruyor. Sputnik Sweatheart’ta, Kinokuniya’dan birkaç kitap ve bir Luc Besson filmi alan karakteri düşünüyorum. O da sevdiği birinin peşine düşüp kendini Yunanistan’da bulmuştu.

Shinjuku'da Kinokuniya kitapçısının olduğu sokak

Shinjuku’da, Shibuya’da, Asakusa’da, Ueno’da, Ebisu’da, Ginza’da ve Shinagawa’da aradım. O da yetmedi, Kyoto’ya vardım.

Shinjuku

Shibuya

Ebisu

Asakusa

Ginza

Kyoto’da hayat sanki akmıyor. Kar taneleri yavaş yavaş düşerken bakınıyorum etrafıma. Kapıları akşamla birlikte kapanmış Budist tapınağının önündeki küçük havuzda yok aradığım. İki Kyotoluya soruyorum, ikisi de sessiz. Soğuğu içimde daha da hissederek dolaşıyorum sessiz sokaklarda. Küçük bir derenin üstünden geçerken biliyorum ki aradığım burada da değil. Kinkakuji’deki gölde gördüğüm balıklar da değil bulmak istediğim.

Belki bazı şeyleri gerçek mekanlarda, şimdiki zamanda bulmak değil önemli olan. Belki aramak önemli olan. Belki arayarak geride kalanlara olan bağlılığımızı ve sevgimizi gösteriyoruz. Belki yağmur sonrası derin bir nefeste buluyoruz istediğimizi birkaç saniyeliğine de olsa.

Ben aramaya devam edeceğim. Pembe Japon Balığı bir gözükür, bir kaybolur. Bir vardır, bir yoktur. Beraber yediklerimiz, içtiklerimiz, konuştuklarımız, okuduklarımız, söylediklerimiz, dertleştiklerimiz, her şey hala benimle. O yüzden yazıyorum bunca sözcüğü sanal kağıtların üzerine. O yüzden Japonya’da onun peşine düşüyorum.

İçim biraz buruk ayrıldım Japonya’dan. Daha çok kalmak, daha bir çok şehrine gitmek isterdim. Murakami’nin bahsettiği her şehre, her semte, her kafeye, her otele, her kitapçıya gitmek istiyorum. Belki bir dahaki sefere.

Tapınak ve havuz

Kyotolular

Küçük dere

Japon balıkları (ne yazık ki pembe değiller)

Kinkakiju

“Where the earth, after all, doesn’t creak and groan its way around the sun just so human beings can have a good time and chuckle.” H. M. Sputnik Sweetheart.

Boston yakası

Posted in Gezi | Leave a comment

Masal

Boston-İstanbul hattının Boston yakasından, biraz gri, biraz puslu, biraz ılık, biraz buruk, biraz umutlu Kaf Dağı’na düştü yolum. Bir tutam yalnızlık, bolca iş-güç, bir çay bardağı mutluluk, yarım su bardağı sıkıntıyla senli benli olunca, bir ofis manzarasında, bilgisayar başına photoshoplanmış resmimin aktığı hayale bir fon müziği lazım geldi. Böyle başladı masal. Bir varmış, bir yokmuş. Kaf Dağı’nda yaşayan küçük bir kuş varamış gri kanatlı, tatlı dilli.

Weepies beni bir masaldan öbürüne uçurdu, Kaf Dağı’ndan aşırdı. Gökten de üç elma düşmüş; ama ben görmedim. Görenlerin yalancısıyım.

Boston yakası

Bilgisayar başında geçen ömrümü değiştirmeye takatimin olmadığı günlerden biri. Kafamdaki tilkileri bir yakalasalar da rahat etse içim. Sabah işe git, akşam eve gel. Sonra yine sabah olsun, günler geceler kovalasın birbirini, gittiği yere kadar..

Kulağımın bir yanında küçük bir kuş “they tell me i’m crazy / but you told me i’m golden” derken anlıyorum birini ne olursa olsun sevmenin güzelliğini.. Tilkiler duruyor yerinde ama içim rahat.

İstanbul karlı ve hafif ağrılı bugün.. Beyazlar düşmüş yere usul usul ama ben görmedim. Görenlerin yalancısıyım.

İstanbul yakası

Posted in Müzik | 2 Comments